Aydınlanma Dediğin !

Sayfayı Yazdırın
send email
Yer Beyazıt, Çınaraltı. 80’li yıllar. Yerde sergilenmiş eski kitapları, plakları gözden geçiriyorum. Özellikle aradığım bir şey olmamasına rağmen orada dolaşmak bana huzur veriyor. Muşamba üzerine serilmiş eski kitaplara bakarken, ansiklopedik bir şekilde hazırlanmış Tarihte 100 Büyük İnsan başlıklı bir kitap dikkatimi çekiyor. Sanırım Milliyet Yayınlarından basılmış. Fiyatı da uygun ve alıyorum.


Evde odama çekilmiş, kitabı gözden geçirirken 100 büyük İnsan arasından sadece bir tanesi beni kendisine çekiyor. “Buddha”. Ve aydınlanma denen fenomen ile ilk kez karşılaştığım anı yaşıyorum. Buddha’nın fark etmiş olduğu gerçeklerden birisi olan, bu dünyanın bir illüzyon olduğu ifadesi kafamı kurcalıyor. İllüzyon kelimesinin bende karşılık bulmuş olduğu şekliyle düşünerek anlamaya çalıştığım bu kavram beni tatmin edici bir sonuca ulaştırmıyor. İllüzyonu yorumlayış şeklim, maddenin, insanların ve diğer katı olan şeylerin nasıl olup da bir yanılsama olduklarını çözmeye yetmiyor. Çünkü, işin içine katmam gereken zihin faktörünü, inanç kalıplarını, yargıları, korkuları ve duygu bedendeki düğümlenmeleri, karmik bağları anlamam ve salmam için, bilgi peşinde koştuğum ve deneyimlerle harmanlandığım, hallaç makinesinden çıkmış bir pamuk kıvamına gelmem için uzunca bir süre geçmesi gerekiyor. Ve aydınlanma kavramı o an için benden henüz uzak olan bir hali tanımlamaktan öteye gidemiyor.


Aydınlanmanın farkındalık anları olduğuna dair anlayışımın yerine oturması için en önemli etkenin, bana dışarıdan yansıyormuş gibi görünen deneyimlerin kendi yaratımım olduğunun sorumluluğunu almak olduğunu “fark edene” kadar, bana sıkıntı veren durumları ve kişileri sürekli yargıladım.

“Dışarıda” yargılanacak o kadar çok malzeme vardı ki; Kapitalist sistemden tutun da, insanların cehaleti ve duyarsızlıklarına, davranış şekillerine ve hayatı yaşayış, anlayış düzeylerine kadar “düzeltilmesi gereken” her şey sanki birden görünür olmuştu. Mükemmelliğe ulaşmam için, kendi zihnimin derinliklerinde çizilmiş, sınırları belli olmayan bir şablon vardı. Dolayısıyla, bu yargılardan en başta kendim nasibimi alıyordum. Önceleri Dünya’yı ve insanları düzeltmeye dair duygularım şimdi de kendimi düzeltmem gerektiğine dair bir inanca dönüşmüştü.

Sosyalizmin çare olacağına inandığım yıllardan tutun da, enerji çalışmaları, meditasyonlar, okunan tonlarca kitap bilgisi, sonu gelmeyen felsefi tartışmalar, kundalini yoga ve nefes teknikleri, seminerler, vakıf çalışmaları vs derken; Sanki en başa dönercesine hayat, aslında olayın mükemmelleşme ile ilgili olmadığına dair farkındalığı ve bunun anlayışını bana sunmuştu. Bu anlayışla birlikte gelen bir salıverme süreci sadece öğreti, teknikler, enerji çalışmaları vs.yi kapsamakla kalmayacak, hayatımın tüm katmanlarındaki bağları ve bağımlılıkları, özdeşleşmiş olduğum tüm kimlikleri gözümün önüne serecekti.

Kısaca, bu durum benim için şu anlama geliyordu;
Mükemmel olmak düşüncesi, eksik olduğun inancının bir tepkimesidir.
Bu eksik olma hali, yuvadan, özünden kopuşun varlık bilincindeki ilk travmasıdır. Yolculuğun boyunca kendini “tamamlamak” için diğerlerinden enerji çalarak, onları domine ederek yataydan beslendin. Kayıp ve kazanç döngüsü içerisinde, kendi enerjinin çalındığı ve kurban olma halini deneyimlediğin hallerin oldu. Ayrı ve eksik olduğun inancından yola çıktığın bu unutmuşluk hali, yaşadığın deneyimlerle bazı yargılara varmana neden oldu ve yargılarınla harmanlanmış duygu düğümleri, kendini içlerinde daha da kaybettiğin sahte benlikleri oluşturdu. İyi-kötü, doğru-yanlış kutuplarında saçaklanan bu benlikler kendi yaratımının çocuklarıdır. Asla kaybetmediğin ve her an seninle birlikte olan bir şey vardı ki; O da sana özümden üflediğim yaratma yetisidir. Bu yeti, şimdinin sonsuzluğunda sadece bir an olan bilincindeki kaymayı ( unutmuşluk halini) bire bir deneyimlemeni sağladı. Her şey yaratılmış olduğu kaynağına döner. Olmadığın hali deneyimlerken yarattığın çocuklarını olduğun halin gerçeğinde kucakla. Gerçekte, hiçbir zaman ayrı değilsin. Aradığın şey zaten sahip olduğun kendi gerçeğin. Nefesinle birlikte bunu kabul et ve içine al. Bırak zaten senin olan şey çabasızca sana aksın. Kendini “almaya” aç. Bıraktıkça alırsın aldıkça bırakırsın. Akışta olmak budur.
Aydınlanma dediğin şeyin de bir illüzyon olduğunu fark ettiğin an aydınlanırsın. Ve bilirsin ki gerçek doğan zaten aydındır, aydınlığın kaynağıdır.


Bilgi ve farkındalığın açtığı yolda içime akan hisler, sözcüklere döktüğüm zaman bana bunları söylüyordu. Beni kanırtan salıverme süreci, kendimi içinde kaybetmiş olduğum benlik hallerini zamanın ve mekanın ötelerinden “şimdi” me getirmeye başlamıştı. Yargının ötesine geçmek demek, her şeyi olduğu haliyle kabul etmek demekti. Ve ancak şimdinin farkındalığında bu kabul potasında eriyip uyanmak mümkündü. Yargıyı yargılamamak, kabulsüzlüğe dahi kabul vermek farkındalığı, içinde bulunduğum kabın boşalmasına ve özümün bana akmasına yol açıyordu.

Buddha’nın bahsetmiş olduğu illüzyon bana anlamını yaşatmıştı. Aydınlanma denen şey bir süreçti. Her bir farkındalığın ışığında yanılsamaları fark ettiğin, ve kendini yeniden tanımladığın yolda tanımsız olan özüne ulaşmaktı. Çaba ile çıktığın yolda, çabayı bırakma sürecinde sana çabasızca akan şeydi. Ve asla bir son değildi. Sonlara ve ölümlere alışmış benliğin ölümüyle doğan, sürekli bir doğuş haliydi. Tüm bu hallerin parlayıp söndüğü alanın yaratıldığı bilinçti.


Halil Gül
aryanon.blogspot.com

2 yorum:

  1. Sevgili Halil;
    Kaçıncı kez okuduğumu bilmiyorum bu yazını ama içimde dokunduğu ve harekete geçirdiği şeyler için sevgi duyuyorum.
    Kendi içime yolculuğumda farkettiğim ama bilemediğim, inanamadığım diyelim ya da, "ol"ma hali, çabasızca ve kendiliğinden ve sürece güvenerek,aslında sadece yaşamak denilen şeyin, su olup akmak, yargılamadan,sorgulamadan, yağmura eşlik edip dans etmek ondan kaçmadan...bilmek ama yapamamak denilen şeyin ne olduğunu deneyimliyorum "şimdi"de. Zorlanıyorum,kalıplarımdan dolayı,bazen de kuş olup geçiyorum üstünden, farkındalığımdan dolayı.
    Yazını her okuyuşumda içim aydınlanıyor.Geçeceğini hissediyorum bu bendeki sıkışma halinin,ama gözleri bu kadar kör eden,bildiğini unutturan nedir?Ve nasıl nefes alınır inandığın gibi?Sarsılmadan,bir kez daha düşmeden?"İnan" diyor içimin sesi.İnanıyorum ona.Seninle de paylaşmak istedim... :)

    YanıtlaSil
  2. Bir an gelir ve yasam seni birakmaya, teslim olmaya yonlendirir. Kontrolu elinde tutmaya alismis olan tarafimiz direnir, korkar, sonraki adimi gormek ister. Direnclerinin olusturdugu deneyimler ust uste birikir ve birakmaktan baska yapacagin bir seyin olmadigi hal sana bir nevi ölümü yasatir.

    Bu ölümle dogan yeni bir "Ben" vardir ki, onu daha derindeki sen olarak algilarsin, hissedersin...ve sana bunlari yazdirir ( karsilikli ).

    Ve evet, nefesinin içindeki tanımsızlığın enginliğinde bulursun kendini..güven ve akışa bırakışla zaten senin olan sey sana akar.

    Yasamın, varoluşun kaynağı içindedir ve ilk kez gerçek anlamda kendi gerçeğini "seçebileceğini" hisseder ve bu güce sahip çıkarsın.....

    Sevgiyle...Halil

    YanıtlaSil

 
^ Başa dön