1999 ve Bir Bırakışın Hikayesi

Sayfayı Yazdırın
send email


Bu yazıda 1999 senesinde aldığım zor bir kararın hayatıma nasıl yön verdiğinden bahsetmek istiyorum. Ruhsal bilgi kaynaklarında 1999 yılı bir dönüm noktasını işaret eder. Hatta 1987 yılındaki Uyumlu Birleşme'ye kadar bu tarih bitiş ve yıkım zamanı olarak öngörülürdü. Ancak insanlığın ortak bilinci kendisini aşma arzusu ile bu öngörüye yeni bir ivme kazandırdı ve 1999 yılından sonra Dünyamız ve insanlık, hiçbir varlığın daha öncesinde öngörmemiş olduğu bir potansiyeli bedenlemek üzere yeni bir sürece girdi. Bu konu ile ilgili açılımları bir başka yazıya saklamak üzere 1999 yılına ve o zamanki durumuma dönüyorum.


Yaklaşık dört senedir yurtdışında çalışmaktaydım. Yaptığım işin sorumlulukları ve temposu yüksek olmasına rağmen, kazancı çok iyiydi ve mesleğimde kariyerimin önü açık, başarılı bir yönetici konumundaydım.


Fakat beni bu konuma sürükleyen içimdeki o sessiz ses, geçmişte ona kulak verip de buralara gelmeme sebep olan o sezgi şimdi başka bir şey fısıldamaya başlamıştı. Bir sene boyunca o sesi susturmaya çalışmıştım. Ancak ben duymamaya çalıştıkça o kendisini daha hissettirir olmuştu. İçim sıkılıyordu, artık bu işi yapmak istemiyordum. Sanki içime çekmiş olduğum o set sezgimin basıncı ile çatırdamaya başlamıştı. “Mantığımı” devreye sokarak kendimle uzlaşmaya çalışıyordum. “ Ne güzel işin var, yükselme ve kariyer yapma potansiyelin var. İnsanlar seni seviyor, çok iyi para kazanıyorsun. Senin yerinde ve bu durumda olmayı isteyen o kadar çok insan var ki” diyordu içimdeki “diğer” ses.


Benliğimin derinliklerinde beni başka sulara sürükleyecek olan o adını koyamadığım kendini bilme ve keşfetme arzusu kendisine yol açmak istiyordu. Hayatımda bana çeşitli şekillerde hizmet etmiş olan bir dönemin eşiğine geldiğini hissediyordum. Bırakmak ve o an benim için bilinmeyen olana adım atmak gerekiyordu. Bırakmak zordur bilirsiniz. Zihinsel ve duygusal yapışıklığı vardır size. Görece bir konfor ve güvenlik alanı vardır. Şikayet etseniz dahi bırakmaktan korktuğunuz için kendinizi kandıracak bahaneler yaratırsınız. Ama artık yamanın tutmadığı bir an gelir ve dikişler patlar.


Neye niyet ettiğinize dikkat edin. Çünkü gerçekleşir ! Hiç de beklemediğiniz şartlarda ve şekillerde önünüze gelir. Ve korkarsınız. Hele ki bu değişim sizin adınıza büyük içsel potansiyelleri barındırıyorsa, önünüzdeki alan “zihnin bakış açısından” daha da belirsiz ve korkutucu olacaktır. İşte böyle anlarda insan içindeki sese yönelmek için teslimiyet, farkındalık, iman ve güven gibi temel araçlara daha çok ihtiyaç duyar. Araçlar vardır ve oradadır. Sadece kullanılmayı beklerler. Onları kullanacak kıvama geldikçe yol kendisini bambaşka boyutlara açar. Evet, işimde yükselmeyi beklerken ruhsal yükselişe doğru düşüşe geçmek üzereydim. Trajikomik bir durum.


Yaz aylarında Türkiye’ye tatile geldim. Tatil süresi sona yaklaştıkça içim sıkışmaya başladı. Kalbimdeki pusulayı yurtdışına çevirince daralıyordum. Türkiye’ye çevrildiğinde ise içim açılıyordu. Ve bıraktım. Bir yazı faksladım ve dönmemeye karar verdim. Artık Türkiye’deydim ve ne olacağını bilmiyordum.


17 Ağustos sabahı. Uykusuzum ve Galaktik İnsan isimli kitabı okuyorum. Okuduğum bölüm değişim sürecinde olası depremler ve diğer doğa olaylarından bahsediyor. Saat 03:00. Zihnim okuduğum şeylerle ilgili düşüncelerle doluyken yatmaya karar veriyorum. İçime bir sıkıntı çöküyor, nefes alamıyorum ve karabasan çökmüş gibi kımıldayamıyorum. Saat 03:02 ve her şey sallanmaya başlıyor. Kısa süreceğini sandığım deprem uzadıkça şiddetleniyor.

Evet. Dönüş kararımın sonrasında depremin İstanbul’da en çok etkilediği semt olan Avcılar’da, geçmişimin bir dönemine başka düzeyde son veriyorum. Depremle birlikte bir ölüm yaşadım. Sonraki dört gece boyunca Kryon’un tabiri ile hayalet ölüm dediği şeyden geçtim. Uyku uyanıklık arası üzerime abanan kişiliğe bürünmüş korku dolu veçhelerimle yüzleştim. Depremin bendeki şiddeti Kandilli Rasathanesi tarafından asla ölçülemezdi. Sallanan zeminle birlikte, o zemine o güne kadar basmış olan bir benlik de kayıp gitmişti.


Sonraki aylarda, takip ettiğim içimdeki sesin beni ne yöne sürükleyeceği daha da belli olacaktı. Kendime giden yola kapı açmıştım. Önümde beni bekleyen bir salıverme ve hatırlama süreci vardı. Yumak çözülmeye başlamıştı.


İnsanın, salıverme sürecinde yaşadığı deneyimler esnasında kendisine bakabilmesi ve yaşadığı şeyin yaratımının sorumluluğunu alması her zaman kolay olmayabiliyor. Alışılageldiği üzere, halının altına süpürmek veya “dışarıdaki bir şeyi” suçlamak artık benim için geçerli değildi bu süreçte. Bunu yapıyordum ama sadece kendimi kandırıyordum ve kabullenmekten kaçındığım şey daha hızlı ve sert bir şekilde tekrar önüme geliyordu. Artık yaşam denen gerçekliğe ve onu nasıl yarattığıma dair farklı gözlerle bakmanın zamanı gelmişti. Şimdi bulunduğum yerden geçmişime baktığımda, yaşanmış olan her deneyimin ve seçimin neden varolduğunu daha net görebiliyorum. Hayat, üzerimize giydiğimiz unutmuşluk elbiselerinden çıplak kalana kadar soyunma ve gerçek halini ortaya çıkarma sürecinden başka bir şey değil. Öyle ki ; O elbiseler bir sürü anıyı, hikayeyi, duygusal ve zihinsel bağları üzerlerinde taşıyorlar. “Deneyimleyen” olduğumuzu unutup, deneyimle özdeşleşen, içinde kaybolan kimliklerimizi sembolize ediyorlar. Ve etimize kemiğimize yapışmış durumdalar. Çıkarırken onlara halen tutundukça acı veriyorlar.


Yaşam, birçoğumuzun farkına varmakta olduğu bir dönüşüm sürecine girdi. İnsanlık artık bahanelere tutunma lüksüne sahip değil, çünkü zaman hızlandı. İnsanın kendi bilincine örmüş olduğu duvar çatlıyor. Korkuya ve rekabete dayalı sistem yerini Tanrısallığına uyanmış insanların bütünlüğü, uyumu ve koşulsuz kabulle gelen sevgi işbirliğine bırakıyor. İleriki zamanlarda bu dönüşümü tüm insanlık çok daha fazla fark eder olacak.


Belki bir başka yazımda depremden sonraki sürecime dair bir şeyler yazarım. Bu dönemden bir kesiti Eskiden Yeniye Uyanış Süreci başlıklı yazımda anlattım.


Zaman kısaldıkça, insan böyle değişimleri ve salıvermeleri daha kısa zaman dilimlerinde gerçekleştirmeye başlayacak. Hatta hiç bir kimliğe tutunmayan insan an içerisinde halden hale geçen bir esnekliğe ve boyutsallığa uyanır olacak. Hiçliğe uyandığı zaman, herşey olacak. Boşaldıkça dolacak. Öldükçe dirilecek.

Halil Gül
aryanon.blogspot.com

2 yorum:

  1. çok etkilendim... çoook..! yaşanmışlığı, deneyimlerinizi ve duygu birikiminizi bir kenara koyuyorum, nasıl bir ifade etme şeklidir bu, nasıl bir doğal yetenektir..
    Gülsen B.

    YanıtlaSil
  2. Tesekkurler sevgili Gülsen.
    sevgiler

    YanıtlaSil

 
^ Başa dön