Yedi Çiftçinin Öyküsü

Sayfayı Yazdırın
send email

Tobias'dan Öyküler

Ah Duyuları
Yükseliş Dizisi - 08 Aralık 2001


Her birinin kendine ait toprağı olan yedi çiftçi vardı. Her biri, kendi yetiştirdiği ve başkalarına sunduğu ürünlere sahipti. Birbirlerine yakın oturuyorlardı, onun için birleşip bir kooperatif kurdular. Her biri bağımsızdı, ama yine de, enerjilerini bir araya getirdiklerinde daha güçlü ve daha verimli olduklarını farkettiler.

Bu topraklarda mükemmel mısırlar…..büyük ve sulu mısır başakları yetiştiren bir çiftçi vardı. Ve hasat zamanı geldiğinde, çiftçi tarlalara gider ve bütün başakları bir seferde toplardı. Sonra bunları kamyonlara yükler, ya da başka ulaşım araçlarına, ve mısırını, bu yedi çiftçiden biri olan kişinin yönettiği bir merkeze gönderirdi. Bu merkezde, mısır başakları işlemden geçerdi. Daha sonra pazarlanmak üzere bazıları konserve haline getirilir, bazıları ambalajlanır, bazıları dondurulur, ve bazıları da kurutulurdu.

İkinci çiftçiye gelince, o da harika, harika çilekler yetiştirirdi. Görüntüleri, görülecek şeydi. İri ve kırmızıydılar ve harika bir tada sahiptiler. Aynı mısır çiftçisi gibi, bu çiftçi de her yılın aynı mevsiminde tohumları eker ve sonra onlarla ilgilenirdi. Ayrık otlarını temizler…böcekleri yok ederdi. Ve zamanı geldiğinde, çiftçi çileklerini toplar, ve kooperatifin merkezini işleten çiftçiye gönderirdi. Bu merkezde, taze, olgun çilekler işlemden geçerdi. Bazılarından meyve suyu yapılırdı. Bazıları dondurulurdu. Bazıları da, uygun zamanda gönderilip, dağıtılmak ve depolanmak üzere farklı işlemlerden geçerdi.

Üçüncü çiftçi, harika karpuzlar ve ağıza alındığında, ağızı yakacak kadar tatlı ve lezzetli küçük kavunlardan yetiştirirdi. O da, diğer çiftçiler gibi, ürününe sevgisini katardı. Her gün gayretle çıkar, tarlalarıyla ilgilenir, ürünlerin uygun neme ve uygun gıdaya sahip olduğundan emin olmak isterdi. Ve hasat zamanı geldiğinde, kavun-karpuzlarını toplardı. Bunları kooperatifte, yedi çiftçinin biri tarafından yönetilen işlem merkezine gönderirdi. Burada, kavun-karpuzlar, bazıları depolanmak üzere, bazıları taze olarak hemen pazarlanmak üzere, bazıları da uygun zamana dek bekletilmek üzere, farklı işlemlerden geçerdi.

Dördüncü çiftçi sebze yetiştirirdi. Salata ve brokoli, karnabahar ve turp yetiştirirdi. Yetiştirdiği bu ürünler o kadar taze ve Gaia’nın, Ruhun ve çiftçinin sevgisiyle o kadar doluydular ki, kokularını daha kesilmeden duyabilirdiniz. Ürünler daha tarlalarda yetişirken bile, onlardan çıkan tazelik ve doğa kokusunu alabilirdiniz. Çıtır çıtır salatanın kokusunu alabilirdiniz. Turpların keskin kokusunu alabilirdiniz. Tazeliği gerçekten duyumsayabilirdiniz.


Ve zamanı geldiğinde, çiftçi ürünlerini toplardı. Diğer çiftçiler gibi, yedi çiftçinin biri tarafından işletilen merkezi işlem yerine bu ürünleri gönderirdi. Bu ürünler orada çok, çok farklı biçimlerde paketlenirdi. Ürünlerden bazıları depolanır, diğerleri anında pazarlara gönderilirdi.


Beşinci çiftçi toprakta havuç yetiştirirdi. Çiftçi gidip, toprağı ellemekten ve toprağın kendisini hissetmekten ve havuçları hissetmekten büyük zevk alırdı. Kontrol etmek için onları topraktan çıkardığında, yapılarına ve verdikleri hisse bayılırdı. Bu havuçların sertliğini severdi. Sapların yapısını ve sebzenin kendisinin uyandırdığı hissi severdi.


Ve bu çiftçi yaptığı işi de severdi ve ona yüreğini ve ruhunu katardı. Ve zamanı geldiğinde, o da çıkar, toprağa ellerini koyar ve ürününü toplardı. Havuçlar, çiftçilerden biri tarafından yönetilen işlem merkezine gönderilirdi. Havuçlar birçok farklı işlemden geçerdi, bazıları meyve-suyu haline gelir, bazıları taze ürün olarak kalır, bazıları da daha sonra kullanılmak üzere dondurulurdu.


Bir çiftçi daha vardı. Altıncı çiftçi soğan yetiştirirdi. Ve bu soğanların, tad katmak için kullanılacağını ve başka yiyeceklere karıştırıldığında bir tutku ortaya çıkartacağını biliyordu. Soğanlar, güzel yemekler için kullanılacaktı. Bunlar, kendi içinde besleyici olan ama biraz tatsız olan yiyeceklere can katmak için kullanılacaktı. Soğanları o kadar büyük ve o kadar suluydu ki, sadece çiftçinin gözleri değil, onun soğanlarından yiyen herkesin gözleri akardı. Ve diğerleri gibi, hasat zamanı geldiğinde ürünlerini toplar ve işlem merkezine gönderirdi. Bu ürünler farklı işlemler görürdü, bazıları sonradan kullanılmak üzere depolanır, diğerleri anında pazarlara gönderilirdi.


Ve bir de yedinci çiftçi vardı, kooperatif adına merkezi işlem yerini yöneten çiftçi. Şimdi, bu çiftçi de tavuk besliyordu. Tavuklara büyük bir saygı ve büyük bir ilgiyle bakılıyordu. Bu tavuklar harika yumurtalar veriyordu, protein ve besleyici diğer maddeleri sağlayan yumurtalar, sabahları insanların uyanmasını sağlayan ve onlara gün boyu uygun enerjiyi sağlayan yumurtalar. Tavuklar neşe içinde bu çiftçi için tekrar tekrar yumurta ürettiler. Çiftçi her gün yumurtaları toplar ve yönettiği işlem merkezine gönderirdi. Yumurtaların bazıları anında pazarlara gönderilirdi. Ancak çoğunun doğası, depolanmak ve uygun zamanda dağıtılmak üzere değiştirilirdi.


Bütün çiftçiler ürünlerini, garip bir şekilde topraklarının en uzak noktasına kurulmuş olan işlem merkezine gönderirdi. Tüm ürünler oraya gönderilirdi, çünkü bu en verimli çözümdü. Çiftçiler toplu halde daha verimli ve daha yararlı olabilirdi. Onun için, herşey tek bir merkeze gönderilir, sonra da pazara gönderilir ya da depolanırdı.


Şimdi, belirli bir noktada, çiftçiler yeni bir işlem makinasının olduğunu öğrendiler. Bu makina, her bir çiftçinin, kendi ürünlerini, kendi yerinde bireysel olarak işlemesini sağlamaktaydı. Bu sanki teknolojide gerçek bir hamleydi. Artık havuç çiftçisi, işlem görmesi için ürünlerini tavukçu çiftçiye göndermek zorunda değildi. Artık çilekleri yetiştiren, bunları işlem merkezine göndermek zorunda değildi. Her çiftçi kendi ürününü bireysel olarak işleyebilir ve anında pazara gönderebilir hale gelmişti.


Böylece her çiftçi bir yeni-işlem-makinesine yatırım yaptı. Bu yeni makineler, büyük işlem merkezindeki büyük makinelerden daha küçük ve daha hafif ve daha ucuzdu. Yeni makineler kullanışlıydı. Hızlıydı. Hasatın değişen gereksinimlerini karşılayabiliyordu. Çiftçinin artık herşeyi birden ekmek ve hasat etmek zorunluluğu kalmamıştı. Bunlar dönem dönem yapılabiliyordu. Çiftçi, toprağının küçük bir bölümünü ekebiliyor, sonra da bir başka bölümüne tohum atabiliyordu. Yeni ve küçük işlem makineleri, büyük makineden çok daha iyi ve verimli bir iş görüyordu.

Böylece kooperatifteki çiftçilerin yedisi de, yüksek-hızlı, yüksek-teknolojiye sahip bu işlem makinelerinden birer tane edinmeye karar verdi. Birlikte çalışmaya devam edeceklerdi, çünkü birbirlerine bağlı olmaktan ötürü bir gücün ortaya çıktığını hissediyorlardı. Onun için de, çiftlikler arasında, sizin "intranet sistemi” (çvr. kendi içinde bütün bir sistem) dediğiniz bir sistemi kurmak üzere bir uzman tuttular. Bu intranet sistemi, her çiftçinin, otomatik olarak diğerleriyle iletişim kurmasını sağlıyordu. Havuç çiftçisi, kavun-karpuz çiftçisinin ne kadar hasat aldığını görebiliyordu. Birbirlerinin bilgilerine girebiliyorlardı. Bu sistem çok hızlı ve verimliydi. Çiftçiler intranet sisteminden gelen bilgiyi temel alarak, ekim ve hasatlarını ölçebiliyor ve kontrol edebiliyor ve ayarlayabiliyordu, böylece tüm üretim birbirini tamamlayabiliyordu.


Şimdi, kooperatifteki bu yedi çiftçi, ürünlerin depolanıp dağıtıldığı bir merkezi işlem merkezinden ayrıldığında, büyük bir değişiklik yapmış oldular sevgili dostlar. Her biri kendi işlemine sahip çıkmak, ama yine de intranet kanalıyla birbirine bağlı kalmakla, büyük bir değişiklik yaptı.


Ve çoğunuz biliyorsunuz, çiftçilerin bu intranet sistemi ile sorunları oldu. Başlangıçta sinir bozucuydu. Bazıları sövdü durdu. Bazıları, eski yöntemlere geri dönmek istedi. Bazıları bu teknolojiden korktu. Yeni teknolojinin, eski yöntemlerin topraklanma enerjisine sahip olmadığını düşündüler. Bazıları, yeni işlem makinelerini kullanmayı öğrenmek için çok hevesli değildi. Bu kişiler, ürünlerini kamyonlara yükleyip, bir merkeze yollamaya alışıktı.


Ve şimdi, kendi hasatlarının ve kendi üretimlerinin sorumluluğunu almak zorundaydılar. İntranet sayesinde, kooperatifte bulunan tüm diğer kişilerin desteğine sahiptiler, ama bu onları bir yere kadar korkutuyordu. Ama her biri, diğerleriyle birlikte çalıştı. Bilgileri paylaştılar. Düzenli bir şekilde biraraya gelip, (bu yeni teknolojinin) getirisini ve götürüsünü, zor ve meydan okuyucu zamanları nasıl aşacaklarını tartıştılar. Bu sistemin program kapasitelerini öğrendiler. İşlem sistemlerini çok pürüzsüz, düzgün bir biçimde çalıştırmayı öğrendiler.

Kısa zamanda üretimleri, şimdiye kadar hiç olmadığı bir biçimde ve onların düşünemeyeceği bir şekilde arttı. Çok daha verimli oldular. Pazarlara yapılan dağıtım, şimdi “ihtiyaca göre ayarlanan” bir temele oturtulmuştu – sizin deyiminizle “tam zamanında” sistemine. Artık büyük miktarları depolamak, dondurmak ve paketlemek gereksinimi kalmamıştı. Ürünler tarlalardan geliyor, işlemden geçiyor ve doğrudan pazarlara gönderiliyordu. Çiftçiler, intranet sisteminin sağladığı bilgiyle, ihtiyaca göre, ya da tam zamanında’yı temel alarak nasıl ekim, hasat ve işlem yapacaklarını anladılar.


Bu yeni sistemi devreye soktuktan bir yıl kadar sonra çiftçiler biraraya geldi. Toplanıp, bir yandan da çileksuyu içtiler. Ve kendi kendilerine güldüler. Bu teknolojiye geçmekle ne kadar cesur olduklarını (konuşup) aralarında gülüştüler. Geçirdikleri zor ve meydan okuyucu günlere….para kaybettikleri günlere, yeni teknolojiyle devam etmektense, çiftçilikten emekli olmayı düşündükleri günlere güldüler.


Ama şimdi gülüyorlardı, çünkü çok daha verimli olmuşlardı. Çok daha mutluydular ve şimdi yeni faaliyetlerin peşine düşebileceklerdi. Güldüler ve şöyle dediler, “Şimdi bulunduğumuz yer, daha bir yıl önce, hiç aklınıza gelir miydi?” Hepsi kafalarını sallayıp, “hayır” dediler. Yeni yöntemlerini kullanarak nereye varacaklarını düşleyememişlerdi bile, çünkü bunu eski günlere ait bir şeyle kıyaslamak mümkün değildi. Yeni yöntemlerini ve yeni teknolojilerini oturup da planladıklarında, bunun onlara sağlayacağı yararlar ve onları nasıl daha iyi ve verimli çiftçiler haline getirebileceği hakkında sadece bir umut ve çok az bir görüntüye sahiptiler.

Ama şimdi gülüyorlardı – bir yıl sonra –, gerçekte meydana gelen şeyin anlayışı ile bunun onları nasıl dönüştürdüğüne gülüyorlardı. Bu onları çok daha fazla sorumlu ve verimli bir hale getirmişti. Bu çiftçilerden her biri şimdi, başlangıçtan bitişe kadar kendi ürününe ve işlemcisine sahipti. Ama yine de, bu kooperatifte hala birlikteydiler.

Şimdi, siz diyorsunuz ki, “Tobias, neden bize bugün çiftçilik hakkında bir öykü anlatıyorsun? Bunun ne ilgisi var? Biz, bu salonda bulunan çiftçiler değiliz. Birçok şey yapmaktayız ama bu grup çiftçi olarak tanınmamaktadır.”


Biz size bu öyküyü, Ah Dilini, son toplantımızda sözünü ettiğimiz Ah Dilini anlamanıza yardımcı olmak için anlattık.


Ve hatırlatmak isteriz, “ah” bir enerji değildir. Koltuklarınızda oturup da, “Ah” sesi çıkartarak bir mantra kullanmakla ilgili değildir bu. Bununla ilgili değildir. Böyle yaparsınız, hiç bir şey olmayacaktır! Ah Dili sessiz ama güçlüdür. O görünmez ama her yerde var olan bir enerjidir. O, içinize giren ve uyanmakta olan tanrısallığınızdır. O, (mantra gibi) belli bir ses tonuyla söylenemez. O, talep edilemez. O, iş görür bir hale getirilemez. O sadece kabul edilir ve onunla sadece oynanır ve sonra da yaşamınıza bütünleştirilir.

Sevgili dostlar, geçtiğimiz ayda bu Ah Dilini içinde arayan hepiniz…..onun nereden geldiğini söylüyoruz şimdi size. O, sizin yedi duyunuzdan gelmektedir. O önce sizin yedi duyunuzdan ortaya çıkar. Bu, çiftçilerin öyküsüne çok benzer. Ah Dili zaten kullanmakta olduğunuz ve zaten farkında olduğunuz duyularınızdan gelir.


Çeviri : Fevziye Peker
Derleme : Halil Gül

0 yorum:

Yorum Gönder

 
^ Başa dön