Tobias'ın Öyküsü / St. Germain'den

Sayfayı Yazdırın
send email

Tobias'dan Öyküler

Ruh'un Özgürlüğü; 4.Bölüm - St.Germain&Tobias
Bedenleme Dizisi - 02 Nisan 2005


Benim Tobias hakkında kısa bir öykü anlatmam gerekiyor, çünkü o hep bizimle ilgili öyküler anlatıp duruyor. Bildiğiniz gibi, Tobias’ın Dünya’da çok, çok yaşamı oldu. Özellikle Tobit, ya da Tobit kitabına göre Toviat, ya da Tobias olarak da tanındığı yaşamı....bu, onu iyi tanıdığımız bir yaşamdı. Ben onu izlerdim, deyim yerindeyse, o zamanın fiziksel gözleriyle değil. Ama onu bizim boyutlardan gözlerdim. Onu izlerdim.

Bazılarınız belki de – nasıl desek – Cauldre’nın bazı şeyleri sıkı tuttuğunu anlayabiliyordur. Şimdi, Tobias da şeyleri çok sıkı tutardı :-). Sanırım Dünya üzerinde şimdi bununla ilgili bir deyim var, alıkoymak ya da akılda iyi tutmak gibi bir şey. Tobias, yaşamı sırasında çok iyi aklında tutardı. Çok takılıp kalmıştı ve çok inatçıydı.


Ve ben öyküyü anlatırken o da eğleniyor, çünkü nereye varacağımızı biliyor. Kendini çok adamıştı, kitabın kurallarını harfi harfine izleyen, kendini adamış bir Yahudi. Sabah kalktığı andan, akşam yatana kadar Tanrı’ya hizmet ederdi, ve rüyalarında da Tanrı’ya hizmet ederdi. Kendini adamıştı. O zamanlar İsrail kavmi Babilliler tarafından köleleştirilmişti, buna rağmen o Tanrı’yı bütün kalbiyle seviyordu.


Ama kendi yollarına, yapma/olma biçimlerine çok sıkışıp kalmıştı. Cennete giden yolun, başkaları tarafından konmuş kurallarla gerçekleştirileceğini sanıyordu. Cennete giden yol, (ona göre) kiliseden geçiyordu. Herhangi başka bir şeye bakmayı reddediyordu.....ah, kendini harika bir biçimde adamış bir insan, çoğu kilisenin kıskanarak sahip olmak isteyeceği türden bir kilise üyesi. O, zamanını ve parasını (buna) harcadı.


Kendi kendine her an şöyle düşündü, “Bu, Tanrı’nın benden yapmamı istediği bir şey mi? Bu, Tanrı’nın benden talep ettiği bir şey mi? Tanrı’ya daha iyi nasıl hizmet edebilirim?” Aslında bu konuda biraz da kafayı yedi. Sokaklarda kendi kendine konuşurken, havada el kol hareketleri yaparken görülürdü, kendi kendine sanki – eh, tıpkı kanallık edermiş gibi (bazı gülüşmeler) – konuşurdu, hep Tanrı’yla konuşurdu, hep kendini yargılar, Tanrı’ya hizmet etmek için yapabileceği şeyin en iyisinin bu olup olmadığını merak ederdi.


Böylece bu, onun kendi enerjisine sıkışıp kalmasına neden oldu. Tabii, Tanrı’ya hizmette Tobias’ın yapmayı sevdiği şeylerden biri de ölü Yahudileri gömmekti, Babilliler tarafından öldürülmüş olanları, diğer Yahudilere, çizginin dışına çıkmamaları gerektiğinin göstergesi olarak sokakta bırakılanları gömmekti.


Böylece Tobias onların bedenlerini bulur, ve onun için ölüm anlamına gelebileceğini bile bile, Tanrı’nın o bedeni toprağa gömmesini istediğini sanıyordu. Sürekli bunu yapmak zorunda kalmaktan çok yoruldu ve çok öfkelendi. Ama, Tanrı’nın istediğinin bu olduğunu sandı. Tanrı’nın, bu işi yapmak için onu atadığını sandı.


Bir gün, sokakta yatan bir bedenle karşılaştı. Onu kollarına aldı, ve ölü adamın bedenini köyün uzağındaki tepeye taşıdı. Orada görülmezdi. Ve olan biten onu çok öfkelendiriyordu. Hatta bunların olmasına izin verdiği için Tanrı’ya da kızıyordu. Ama ona kızgın olduğunu asla Tanrı’ya söylemeyecekti.

Eline bir kürek aldı, bedeni yere bıraktı, küreği eline aldı ve kazmaya ve kazmaya başladı. Derken güneş batmaya başladı ve o hâlâ kazıyordu. Ve çok öfkeliydi ve çok enerjiyle dolmuştu. Toprağı omuzlarından aşırtıp yukarıya atıyordu. Ve, gecenin bir saatine kadar kazdı da kazdı, yukarıda yatan bedeni tümüyle unutmuştu, çukuru ne kadar derin kazdığını tümüyle unutmuştu....o kadar öfkeliydi....toprak kafasının üstünden aşıp yukarıdaki zemine uçup duruyordu....10 metre....20 metre....30 metre :-).


Bir noktada öylesine yoruldu, öylesine tükendi ve susadı ki, bir an için durdu ve kendini toprağa gömdüğünü farketti, ve yukarı çıkmanın hiç bir yolu yoktu, hiç yoktu. Ve tabii ki, bu ona hiç de komik gelmese de, biz öbür tarafta gülüp duruyorduk :-). Ama biz bu güzel mecaza gülüp durduk, Tobias’ın, kendini adamış olan bu insanın, ölüyü gömme görevini tümüyle unutarak, neden orada olduğunu tümüyle unutarak kendini kendi çukuruna gömmüş olmasına güldük. Ama o kendini gitgide daha derine gömdü.

Şimdi, en sonunda olan biteni farkettiğinde, çok korktu. Yanlardan tırmanamayacağını biliyordu, çünkü çamur ıslaktı. Kayıp geri düşecekti. Kimsenin onu duyamayacağını biliyordu, çünkü şimdi zeminin 30 - 40 metre altındaydı ve sesi kaybolacaktı. Ve köyden de çok uzaktaydı. Elindeki tek aracın küreği olduğunu biliyordu, ama başını derde sokan araç da küreğiydi.


Peki şimdi ne yapabilirdi? Oturup düşünmeye başladı....ve düşündü....ve düşündü.... ve hiç bir yere varamadı. Ve yaşamda gerçekten keyfine vardığı şeyleri düşündü.... akşamları fazladan bir bardak şarabı....sabahları evlerden gelen şarkıları....çölde yaptığı uzun yürüyüşleri....Tigrus Irmağı boyunca yürümesini....ayaklarını suya sokmasını....ve Gaia ile olan bağın keyfine varmasını. Bunlar sevdiği şeylerdi. Ve, Dünya’da insan olmanın tüm o muhteşem yanlarını düşündü.


Ama sonra, “bu delikten nasıl çıkarım?” diye düşündü. Üç gündür oradaydı, Tanrı’yı çağırıp duruyordu, ve Tanrı’yı çağırıp da hiç bir yanıt alamadığı her sefer öfkeleniyordu. Atalarını çağırıyordu, çünkü atalarının bir yanıta sahip olduğunu düşünüyordu. Ama ataları da onu duyamıyordu. Gitgide daha çok öfkeleniyordu, gitgide daha çok sinirleniyordu. Kendini içine gömdüğü o çukurdan nasıl çıkartabileceğini bilemiyordu.

Uzun bir öyküyü kısa kesmek gerekirse, kendini bir çukura gömdüğünü bilen, ama yine de, üzerinde düşünsün diye onu birkaç gün çukurda yalnız bırakan küçük oğlu, Tobias Jr’ın köpeği çıkageldi. Çukurun tepesinden baktı ve yaşlı Tobias’ı çukurun dibinde, neredeyse açlıktan ölmek üzere, sinirli ve öfkeli bir halde gördü. Köpek kendi kendine güldü :-). Tobias’ın kendini gömdüğü tepenin yanına doğru gitti. Onun çıkmasını sağlayacak deliği açmak için tepenin yanından düz eşeledi. Sadece yarım metrelik bu açıklığı kazmak, köpeğin bir saatlik bir zamanını aldı.


Şambra, bu bir dereceye kadar gerçek bir öyküdür, tümüyle değil :-). Biz abartıyoruz. Burada bir noktayı vurgulamak için abartıyoruz. Kendiniz için kazdığınız kendi çukurunuzdan nasıl çıkacağınızı bazen göremiyorsunuz. Başka bir yolu olduğunu bazen unutuyorsunuz. Bazen, tıpkı Tobias gibi, kendi inanç sistemlerinizin tuzağına öyle bir düşüyorsunuz ki, sadece aşağısı ve yukarısı olduğunu sanıyorsunuz.


Bazen, elinizde sadece tek bir araç vardır....ya da siz öyle sanıyorsunuz. Ve sizi sürekli, gitgide daha derine gömen bu araçtır. Ve işte Tobias da, aşağıya doğru kazacağına, yana doğru gidebilirdi, ve neredeyse kendi mezarından birkaç dakika içinde çıkabilirdi.


Şambra, sizin şu anda içinden geçtiğiniz budur. Siz kendi realite sisteminizin içindesiniz. Ve çıkmak için o realite sisteminin araçlarını kullanıyorsunuz, çünkü tüm bildiğiniz budur. Tobias’ın da tüm bildiği buydu – küreği ve aklı, zihni. Şu anda tek bildiğinizin – bu yaşamdaki küreğiniz ve aklınız olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu realiteden çıkmak için, bu realitenin araçlarını kullanmaya çalışıyorsunuz. Ve, tıpkı Tobias gibi, kendinizi daha da derine gömeceksiniz.

Peki, şimdi bir dakika kadar inanç sistemlerinizle ilgili konuşalım. İnanç sistemlerinizin bir envanterini çıkartalım. Biz şimdi bu alanı yaratırken, siz de kendi inançlarınızı, kim olduğunuzla ilgili inançlarınızı bir düşünün. Bir an durun ve kim olduğunuza ve neye inandığınıza bir bakın.


Çeviri : Fevziye Peker
Derleme : Halil Gül

2 yorum:

  1. halil teşekkür ederim tobias'ın bu öyküsü dikkatimden kaçmış..çok keyifliydi..
    bu arada tüm yazıların çok keyifle okunuyor..yüreğine sağlık.
    datça'ya sevgiler..

    YanıtlaSil
  2. Teşekkürler Nur. Ben de yazarken keyif alıyorum. Bulaşıcıdır bilirsin:-))

    YanıtlaSil

 
^ Başa dön