Klaus'un Öyküsü

Sayfayı Yazdırın
send email


Tobias'dan Öyküler


"J'Encore" "Gene Ben"

Öğretmenlik Dizisi - 07 Temmuz 2007


Uzun zaman önce, ama aslında o kadar da uzun olmayan bir zaman önce, Avusturya ülkesinde yaşayan, adı Klaus olan ve oyuncak yapan sevgili bir kişinin öyküsünü anlatmak istiyorum. Derin bir nefes alalım ve enerjiyi hissedelim, çünkü bu, sadece kelimeleri olan bir öyküden fazlasıdır. Bu bir his öyküsüdür, bir enerji öyküsü ve her birinizin öyküsüdür.



Klaus oniki yaşında oyuncak yapan yerel bir ustanın çırağı olarak işe başladı. Klaus, elleriyle çalışmayı ve ahşapla oynamayı, ondan bir şeyler yaratmayı hep sevmişti. Daha çok, çok küçük bir çocukken bıçağını eline alır ve saatlerce ahşabı yontardı. Belli bir şey yarattığından değil, sadece ahşabı, bıçağı ve yarattığı şey ne ise onu hissetmeyi sevdiği için. Böylece oniki yaşına geldiğinde ana-babası, “Klaus, yaşamını kazanmanın, yaşamınla bir şeyler yapmanın zamanı geldi” dedi, ve onu oyuncak yapan yerel ustayla çalışmaya gönderdiler.

Şimdi usta, oyuncak yapan usta, işinde çok becerikliydi ve oyuncaklarının kalitesinin ve dayanıklılığının ünü her yana yayılmıştı, ve küçük oyuncak askerler yapmada uzmandı – küçük derken, yaklaşık bir ayak boyunda. Ve o bu oyuncak askerleri ordunun her türlü rütbesinde ve pozisyonunda yapıyordu. Ve Avrupa topraklarında çok iyi tanındığı için, birçok farklı ülkenin üniformasını bu oyuncak askerlere giydirir ve her tarafa gönderirdi.


Şimdi Klaus... Klaus’un doğal bir yeteneği ve becerisi vardı, ve ustasının ona gösterdiği yöntemleri ve işlemleri çabucak kaptı. Ama bıçakta ve zımpara kağıdında ve o oyuncak askerleri yapmak için kullanılan tüm diğer araç gereçte ustalık sergilese de, Klaus dikkatinin kolayca dağıldığını gördü. Ve eğer tüm enerjisini o tahta oyuncak askere odaklamazsa, ahşaba türlü türlü başka biçimler verdiğini gördü.



Bazı günler, bıçaklarla ve testerelerle ve diğer araç gereçle çalışırken, oyuncak asker yapmak yerine, küçük bir tahta ayı yaptığını fark ediyordu. Bazı günlerde de küçük bir oyuncak bebek yapıyordu. Ve bu elbette ustasını fazlasıyla rahatsız ediyordu. Ustası, Klaus’un yetenekli ve becerikli olmasını takdir ediyordu ama, Klaus’un o çok değerli çalışma zamanını bu tür yaratılara harcamasını da çok eğlendirici bulmuyordu. Sık sık Klaus’u azarlar, “Kimse küçük oyuncak ayıları satın almakla ilgilenmiyor. Hele bir çocuğun, bir bebeğin ahşaptan küçük bir heykelini satın almakla hiç kimse ilgilenmiyor. Biz, askerleri yapanlar olarak tanınıyoruz ve sen de bunu yapacaksın” derdi. Klaus işini çok sevse de, yerleşmiş bu kurala uymaktan nefret ediyordu, ve bir çırak olarak geçirdiği on yıl boyunca bu küçük oyuncak askerlere odaklanmak, onları yapmayı sürdürmek, ona çok zor geldi.



Böylece on yıl sonra, bir gün ustasına gitti – aradan on yıl geçmişti – ustasına gitti ve şöyle dedi, “Efendim, öğrettikleriniz için, ahşap ve boya ve ipek ve kumaş hakkında öğrendiklerim için, bildiğim her şey için minnettarım. Ama şimdi gitme zamanım geldi, kendi başıma gidip dükkanımı açmak ve istediğim şeyi yaratmak zamanı geldi.”



Ustası Klaus’u küçümseyerek, “Genç adam, yetenekli ve beceriklisin ama çalışmalarında bir başarısızlık abidesisin. İnsanların ne istediğini anlamıyorsun. Bir odağın ya da yönün yok. Hayalperestsin. Gezgincisin. Bir çırak olarak hizmetini takdir ediyorum, ama aynı zamanda gitmene izin vermek beni çok rahatlatacak, çünkü sen yaşantımda çok sıkıntıya ve kaygıya neden oldun” dedi.

Böylece, bir oyuncak üreticisinin çırağı olarak kenara koyduğu birkaç kuruş, ve birkaç arkadaşının yardımıyla, Klaus bir ‘Klaus Oyuncak Üretimi ve Bebek Dükkanı’ açtı. Klaus tutkusunu yaşıyordu, çünkü şimdi seçeceği her tür ahşabı sipariş edebilirdi, ve o elbette en iyisini seçti. Yaratacağı bebekleri ve oyuncakları gerçekçi kılacak boyaların içine işleyecek en iyi renk ve boya maddelerini İtalya’dan sipariş edebiliyordu. Ve elbette en iyi ipekleri ve kumaşları Fransa’dan ve Hindistan gibi çok uzak ülkelerden sipariş ediyordu.


Klaus kendini mükemmeliğe adamıştı – kendi mükemmelliğine – ve ne tür bir oyuncak bebek yarattığı aslında farketmiyordu. Tek bir şeye odaklanmak istemiyordu. Askerlere ya da kraliyet ailesine ya da sadece tek bir şeye odaklanmak istemiyordu. Ve en büyük sevinci her sabah dükkanını açmak, yaratılarını oluşturacak ahşabın ve boyaların ve malzemelerin kokusunu içine çekmek, ve sonra arka dükkana geçip çalışmaya başlamaktı.



Klaus, çalışmayı çok sevdiğini ve gün içerisinde rahatsız edilmek istemediğini hemen fark ettiği için, dükkanda ona yardım etsin diye kimseyi tutmadı. Yalnızca kendi vardı. Arka odalara gidip yontmaya ve testereyle kesmeye ve zımparalamaya bayılıyordu ve o anda yarattığını bile bilmiyordu. O şeyler öylece tezahür ediyordu. İşini o kadar seviyordu ki, sık sık bir müşterinin geldiğini haber eden kapıdaki küçük çanı bile duymazdan geliyordu. Ve ah, müşteriler geliyordu. Yalnızca köyden değil, tüm çevreden geliyorlardı, çünkü Klaus’un oyuncakları büyüleyiciydi. Onlarda, başka hiç bir oyuncakta olmayan gerçekçilik vardı. Bazıları, bu oyuncak bebeklerin sanki canlandığını söylüyordu. Ama Klaus fazla satış yapmıyordu, çünkü sürekli onları yapmakla meşguldü. İşin müşteri kısmına ilgi göstermiyordu.



Klaus eline bir tahta parçası alır ve onu yalnızca hissederdi. Ahşabın dokusunu hissederdi. Onun damarlarını ve sertliğini ve kalitesini hissederdi. Onu kendine yakın tutar ve – bu insanlara çok garip gelse de - onunla birlikte nefes alırdı. İşi bittiğinde o kütüğün nasıl bir şey olacağına odaklanmaya çalışmazdı. Ellerini, onunla çalışmaya başlasınlar diye bırakıverirdi, ve bir zamanlar bir kütük olan ahşabı yontarak ve zımparalayarak ve biçimlendirerek Klaus’un tam bir ifadesine dönüşmesine kendini kaptırıverirdi.



Bir gün bir çocuk yapıyordu, bir bebek; ve yontup dururken, hatta o minicik patikleri en güzel deriyi, en iyi iplikleri kullanarak yaparken, aslında kendi bebekliğini, annesinin kollarında olduğunu, ve orada sallandığını hayal ediyordu. Ve bu his ve bu tutku ondan o kütüğe akarak muazzam güzellikte bir bebeğe dönüşüyordu. Ve o ince, çok ince ayrıntıları yaratmak üzere boyayı eline aldığında, sanki bunlar bebeği tam anlamıyla canlandırıyormuş gibi oluyordu. Tüm giysileri kendi dikti. Saçı kendisi yerine oturttu. Ve birçoğunuzun da yaptığı gibi, işin güzelliğini, ifadenin o ânını içine çekti. Ve yarattığı her bebeği sevdi.

Çok, çok küçükken ormanda gördüğünü anımsadığı bir periye benzeyen küçük bebekler yaratmaya bayılıyordu. O güzel aileyi gördüğünü anımsıyordu... kendi ailesi değil, ama sokakta yürüyen bir aile... o ailenin bir üyesi olmanın nasıl bir şey olacağını hayal ediyordu – o küçük çocuklar, mutlu ana-baba, herkes en güzel giysilerini giymiş kiliseye gidiyor – ve oturup bu aileyi yontmaya ve yaratmaya başlardı, onları giydirir ve kutsardı. Tüm aileyi yaratırdı.


Yarattığı o garip bebekler için de ünü yayılmıştı. Bunlara aziz derdi, ama bu bebekler kilisenin tipik azizlerine hiç benzemezdi. Onlar, insanın o katı hatlarına sahip olmayan meleksi varlıklardı. Ve birisi çıkıp da bu tahta bebek biçiminde hayata geçirdiği belli bir azizin adını sorduğunda, ağzında bir ad gevelerdi – “Aziz rrmm” (Tobias geveler) – ve insanlar da o zaman kendileri bir ad takar ve “Evet, bu Aziz Demetius. Bu Aziz Christopher. Bu Aziz bilmemne” derlerdi. Aslında onlara pek fark etmiyordu, çünkü müşteriler bu güzel azizlere dönüşen yontulmuş bebeklere bayılıyorlardı.



Klaus, neredeyse hemen herşeyden bebekler yapıyordu. Kral ve kraliçelere benzeyen bebekler yapıyordu. O günlerde tahtta oturan kral ve kraliçeyi değil de, kendi içinde hissettiği kral ve kraliçeyi. Yontarken... “Kral olmak – kendi kralım olmak – nasıl bir şey olurdu?” der ve bunu ahşaptan oyar, kumaşlardan giysilerini diker, boyalarla sonlardı.



Ve siz, burada ne söylediğimizi anlıyorsunuz. Klaus işini seviyordu. Onu o kadar sevdiği için de, yarattığı her bebeğe bir enerji yükleniyordu. Ve o bebek hayat buluyordu. Onun sevgi enerjisini, farklı yanlarının, arzularının ve dileklerinin ve hayallerinin enerjisini taşıyordu.



Yıllar geçtikçe, Klaus, aslında çok talep edilen bu tahta bebeklerden çok, çok az sattığını fark etti. Bunları ondan satın almaya gelen insanlar, gösterdiği hizmet ve ilgi eksikliğine sinirleniyorlardı. Sık sık dükkanın kapalı olduğunu, ama onun arkada çalıştığını görüyorlardı. Arkadaşları ve köydeki insanlar, “Peki ama Klaus, neden bir yardımcı tutmuyorsun? Çok daha fazla bebek satarsın. Çok zengin bir adam olursun, çünkü senin bebeklerin başka hiç bir yerdeki bebeklerde bulunmayan mükemmellikleriyle ve bir çeşit enerjileriyle, canlılıklarıyla tanınıyorlar” diyorlardı. Klaus başka biriyle pek çalışmak istemiyordu, ama gerçek motivasyon, Klaus’un aslında bebeklerini satmak istememesiydi. Onlara çok bağlıydı. Arka odası hayal edebileceğiniz en güzel tahta bebeklerin binlercesiyle dolmuştu. Bazı hayvanlar, bir dolu meleksi varlık, ormanlardaki periler ve birçok farklı insan tipi şimdi raflarda temsil ediliyordu.



Yıllar geçti ve Klaus artık yaşlı bir adam olmaya başladı. Yaşamından memnundu. Hiç evlenmedi. Hiç çocuğu olmadı. Başka insanlarla birlikte çok, çok az şey yaptı, çünkü işine aşıktı. Ailesi buydu. Yıllar geçtikçe, Klaus görüşünün çok, çok azalmaya başladığını fark etti. Gözlükle bile o ince ayrıntılara – boyadığı gözlerdeki gözbebekleri, giysilerin ve pelerinlerin dikilmesi - odaklanmak zorlaşıyordu. Ellerinin de çok ağrıdığını, eklemleri hareket ettirmenin zorlaştığını fark ediyordu, iki ya da üç günde yarattığı bir bebeği şimdi iki ya da üç misli zamanda oraya çıkartabiliyordu.

Bir gün derin bir içgeçirdi ve bir bebek üreticisi olarak günlerinin sona erdiğini gördü. Biraz keder olsa da, atölyesinin duvarlarında sıralanan tüm o bebeklere baktı ve aslında yalnız olmadığını fark etti.


Böylece bir gün Klaus, emekli olmanın zamanının geldiğine karar verdi, ve emekli olabilmesi ve rahat etmesi için, yiyecek ve giyecek için ve belki biraz da seyahat etmek için, tüm bebeklerini satması gerektiğini biliyordu. Bu onu çok üzdü, ama ona aynı zamanda da bir özgürlük hissi verdi. O bebeklerin uzun yıllar keyfine varmıştı, bazısı 40 yıldır o raflarda duruyordu. Bırakmak zamanının geldiğini fark etti. Böylece, dükkanının önüne büyük bir ilan astı, “Tüm mallar satılıktır.” Mevcut tüm malların satılmasına yardımcı olsunlar diye birkaç genç arkadaş tuttu ve dükkanı halka açtı. Ve birkaç gün içinde dükkandaki tüm bebekler satıldı – elbette değerindeki fiatlara – ve Klaus emekliliğinde gereksineceği rahatlığı sağlayacak paraya kavuştu.



Artık dükkan boşalmıştı. Müşteriler gitmişti, bebekler de gitmişti, ve evet, Klaus duygulandı, ruhsal hali salınıp durdu, biraz üzgün ve boş hissediyor, hayatının geri kalanıyla ne yapacağını bilemiyordu. Kısa öykü... (bazı gülüşmeler)



Klaus köyün çevresinde yürüyüşe çıkmaya karar verdi. Yıllardan beri çok az bir bölümünü görmüştü, ve şimdi bu tür şeyleri yapmak zamanıydı. Şehre yakın ırmağın kenarında yürürken, çocukları ve köpekleriyle yürüyen genç bir çiftle karşılaştı, ve köpeği hemen tanıdı. “Ben tıpkı buna benzeyen bir köpek yonttum – aynı gözler, aynı deri. Eh belki de köpekler köpeklere benzemek eğilimindedir. Belki de bu yalnızca bir tesadüftür” dedi.



Ve şehre yaklaşmaya başladıkça, Klaus çok garip görünen bir adama rastladı. Oldukça aykırı, farklı görünüyordu, ve Klaus hemen onu bebeklerinden biri olarak tanıdı, adamı durdurdu ve, “Bayım, ne iş yaparsınız?” dedi. Ve bu adam biraz şaşırmış olarak, “ben bir şairim, bir öykü anlatıcısı ve gezginciyim. Peki sen kimsin?” dedi. “Ben Klaus’um, eski bir bebek üreticisi ve ben sanki daha önce karşılaştığımızı düşünüyorum” dedi. Ve şair kafasını sallayarak “Hayır” dedi ve yoluna devam etti.



Klaus yürümeyi sürdürdü. Ergen bir oğlana rastladı ve hemen onu da bebeklerinden biri olarak tanıdı, ama şimdi burada çok garip şeylerin olduğunu düşünmeye başladı. Genç çocuğu durdurdu ve ailesini ve geçmişini, nereden geldiğini sordu. Çocuk korkmuş görünüyordu, bu yaşlı adamdan korkmuştu ve koşarak kaçtı. Günün geri kalanında Klaus, tıpkı bebeklerine benzeyen ve öyle hissedilen insanlar ve hayvanlar ve hatta meleksi varlıklarla karşılaştı.



Ve bu elbette Klaus’u şaşkına çevirdi, neler olup bittiğini anlayamadı. Böylece atölyesine geri döndü, oturdu ve düşünmeye başladı. Neden şimdi canlanmış haldeki – biyolojik bir biçime sahip – bebekleriyle karşılaşıyordu? Bunu düşünürken, “Burada neler olup bittiğini anlamam gerekiyor” dedi. Böylece büyük bir ziyafet planladı, sokaklara çıktı ve yine daha önce de gördükleriyle karşılaştı – ve bazı yeni varlıklarla – ve bunların hepsi bebeklerine benziyordu. Onları, köyün en iyi, en iyi lokantasına bir ziyafete davet etti. Klaus olup biteni anlamaya kararlıydı ve bunların tümünü toplayarak... kim bilir, belki insanları, belki de bebekleri... aslında olan biteni keşfedebileceğini düşünüyordu.



Büyük ziyafet akşamı geldi ve en güzel yemekler ve şaraplar ortaya çıktı. Yemek başlamadan önce, hâlâ neler olduğunu sorgulayan, hâlâ şimdi canlanmış görünen tüm o bebeklerle karşılaşmaktan fazlasıyla etkilenen Klaus, garsonlara masadaki herkesin bardağını şarapla – en iyi beyaz şarapla – doldurmasını söyleyerek kadehini kaldırdı ve “Size” dedi. Ve o anda, kadehlerinden bir yudum almaya başlayan herkes, lokanta oturan herkes, yok oldu. Ve Klaus o anda, en başından beri onların onun parçaları olduğunu fark etti. Onların hepsi, kendinin ifadeleriydi. Ve o şimdi onları yuvaya geri getirmişti. Onları kendine geri getirmişti.



O bütünlenme ânında, derin bir nefes alan ve şarabından bir yudum içen Klaus kendine şöyle dedi, “Gene ben. Ben yine kendimle buluşuyorum.” “J’encore” dedi, Cauldre’nınkine benzeyen bozuk Fransızcasıyla. (Tobias güler) “Gene ben. Ben yine kendimle buluşuyorum.”



Ve kendisinin her bir parçasıyla bütünleştiği o an, Klaus yaşamının geri kalanında ne yapacağını gördü. O, üstat öğretmen olacaktı. Bebek üreticisi olmak isteyen tüm genç çocukları ve genç adamları biraraya getirecek, ve onlara oyuncak asker ya da kraliyet ailesi ya da yalnızca tek bir şey yapmaları gerektiğini söylemek yerine, kendi hayal güçlerini kullanmayı, yaratmak istediklerinin en güzelini yaratmak için kendi parçalarını kullanmayı öğretecekti. Klaus Oyuncak ve Bebek Yapımı Okulu’nu açtı ve şimdiye kadar görülen en başarılı öğretmenlerden biri olarak devam etti.



Çeviri : Fevziye Peker

Derleme : Halil Gül

0 yorum:

Yorum Gönder

 
^ Başa dön